35 Yıl Süren Kara Sevda Hikayesi
Hakan Sonok/ sinema.ekolay
20.10.2009
35 Yıl Süren Kara Sevda Hikayesi: Halitwood ile Gülperistan
Türk filmciliğinin kurucuları, ölümsüz sinema filmlerimizi yaratan değerli yaratıcılarımız bir bir aramızdan ayrılıyor.
Halit Refiğ “Vicdan Sahibi Bir Aydın ve İnsandı”
Halit Refiğ’i tek bir cümleyle özetlemek gerekirse “Vicdan sahibi bir aydın ve insandı.” 1982’den bu yana tanıdığım ve birçok söyleşi yaptığım Halit Refiğ’i daha yakından tanımak isteyenlere özellikle şu kitapları hararetle tavsiye ederim: İbrahim Türk’ün “Düşlerden Düşüncelere Söyleşiler”, Şengün Kılıç Hristidis’in “Sinemada Ulusal Tavır/ Halit Refiğ Kitabı”, Irmak Zileli’nin “Doğruyu Aradım, Güzeli Sevdim”, Halit Refiğ’in “Tek Umut Türkiye”, Halit Refiğ’in “Şeytan Aldatması”,Halit Refiğ’in “Ulusal Sinema Kavgası”, Ömer Serim’in “Devlet Yapar Devlet Yakar: Yorgun Savaşçı Olayı”…
Halit Refik Refiğ 5 Mart 1934 Pazartesi günü İzmir’de dünyaya geldi. Annesi İsmet Hanımla babası Cemil Refik Bey 1933’te evlenmişti.Baba tarafından ailesi Balkan Savaşı sırasında Selanik’in Yunanların eline geçmesi üzerine 1913’te İstanbul’a göç etmişti.Babasının babası Refik Bey İngiltere’deki Manchester’dan Selanik’e ilk dokuma tezgahlarını getirten kişidir.Dedesi Refik Bey 1944’te vefat edince miras kavgaları ailedeki birliği ve düzeni bozar.Ailesi Halit Refiğ’den mühendis olmasını ister.O kendi yoluna gitmek amacıyla 18 yaşında baba evinden ayrılarak sinema ve senaryo yazarı, yönetmen olmak için bir mücadele içine atılır.
Refiğ, tek amacı hoşça vakit geçirtmek olan filmler yapmayı hiçbir zaman istemedi. “Ben o tür filmleri yapmak istemiyorum.Onları yapan çok var zaten,” diyordu. Mümkün olduğu kadar kendi içine sinen, öncelikle kendini memnun eden filmler yapmaya çalıştı.Fatura ödemek, geçimini sağlamak, ailesinin temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek için, seyirciye hoşça zaman geçirtmeyi amaçlayan pek çok film yapsa da, yapmak istediği filmler bunlar değildi. Yetmiş kadar filminden onbeşinin gerçekten yapmak istediği filmler olduğunu söylemiştir.Bu açıdan kendisini çok şanslı bir yönetmen olarak görüyordu.Kendi dünyasını en çok yansıttığı filmleri olarak, “Hanım”, “İki Yabancı” ve “Köpekler Adası”nı sayıyordu.
Sonu olan hayatımız bir yangınsa, bu yangından kurtarabildiklerimiz, geride bıraktığımız dostlarımızın zihinlerinde kalan güzel anılar, çocuklarımız ve eserlerimizdir.Refiğ’in çocukları da geride bıraktığı eserleridir.
Bu satırların yazarına göre en iyi filmleri, en başarılmış filmleri,en iyi eserleri, “Yorgun Savaşçı”, “Aşk-ı Memnu”, “Hanım”, “Haremde Dört Kadın”, “Gurbet Kuşları”,”İhtiras Fırtınası”,”Şafak Bekçileri”, “İki Yabancı”, “Köpekler Adası” “Karılar Koğuşu” ,“Teyzem” ve Gülşen Bubikoğlu ile Cüneyt Arkın’ın başrollerinde olduğu “Zirvedekiler”dir.Filmlerinin görüntü ve ses kaydı temizlenmiş DVD’lerinin en azından bundan sonra sinemaseverlere sunulmasını dilerim.
Halit Refiğ’in en çok seyirci toplayan filmleri, “Adsız Cengaver”, “Leyla ile Mecnun”, “Beyaz Ölüm”, “Alev Alev”, “Şafak Bekçileri”, “Gurbet Kuşları”, “Karakolda Ayna Var”, “Kız Kolunda Damga Var”, “Teyzem”, ”Gençlik Hülyaları” ve “Fatma Bacı”dır.Bu filmlerin sayesinde diğer filmlerini yapabildiğini daima ifade etmiştir.Daima söylediği gibi Türk sinemasının tek kaynağı Türk halkının ödediği bilet paralarıydı.
Tarih ve tarihimiz başlıca ilgi alanıydı.Avrupa’daki lider ülke olma mücadeleriyle ilgili tüm kaynak kitapları okumaya çalışıyordu.Avrupa liderliği için Osmanlı İmparatorluğu, Rusya, İspanya, Fransa, İngiltere ve Almanya arasındaki sıcak çatışmalar, çekişmeler ve diplomatik savaşlar hep ilgisini çekti. İlginç saptamalarından biri de Atatürk’ün sağlığında Montrö anlaşmasıyla Çanakkale ile İstanbul boğazlarının egemenliğinin Türkiye’ye geri kazandırılmasının ve Hatay’ın sınırlarımıza eklenmesinin İngiltere ile Fransa’nın Türkiye’yi yanına çekmek için verdiği ödünler olduğunu söylemesiydi.
Ekip Ruhuna Hayatında Bir Kez Tanık Oldu
Gülper Savaşçın Refiğ’in ısrarı ile 1977’de Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Wisconsin Televizyonu için,Wisconsin Üniversitesi Sinema Bölümü için yaptığı “The Intercessors-Arabulucular/Araya Girenler”in setindeki çalışma aşkına, çalışma tutkusuna hayatı boyunca bir daha hiçbir filminin setinde rastlamayacaktı. Halit Refiğ bu konuda aynen şunları söylemiştir: “Filmin kısmen öğrenci, kısmen amatör, kısmen profesyonel kadrosu, ne yazık ki Türkiye’de benim hiç rastlamadığım bir şevk ve sevgi ile işe giriştiler.”
Yazımın başlığını açıklama zamanı geldi, geçiyor: “The Intercessors-Arabulucular/Araya Girenler”i çekerken Wisconsin Üniversitesi öğrencileri bu filmin ekibine Halitwood adını uygun bulmuştu. ”Gülperistan” ise Halit Refiğ’in Sapanca’da Gülper Savaşçın Refiğ’le yaşadığı eve taktığı isimdir. Halit Refiğ ile Gülper Savaşçın Refiğ doğanın içindeki bir huzur köşesi, bir kayıp cennet olan Gülperistan’da 1995-2009 arasında mutluluklarına mutluluk katmışlardır.
Gerçekleşemeyen tasarıları
Asıl yapmak istediği filmlerin çoğu uzak ve yakın tarihimiz üzerine filmlerdi.Bu tasarılar, “Haçlı Seferleri”nden “Hürrem Sultan” a kadar onlarcadır.Refiğ, Bunların yüzde doksanı için yapımcı/para bulamadı.
*1975’lerde Türkan Şoray’la Atatürk’le evlenen Latife Hanımı konu alan bir film yapmak istedi.”Gazi ile Latife” adında bir senaryosu da var.
*Aleksandr Puşkin’in Erzurum Yolculuğu üzerine “Puşkin Erzurum’da” adında bir senaryosu var.
*Gerçek bir olaya dayanan “Haydar Kuyusu Cinayeti” de tasarılarından biridir.
*1890’da Japonya açıklarında batan ve 500 Türk denizcinin hayatını kaybettiği Ertuğrul deniz faciası’nın filmini çekmeyi istiyordu.
*Süleyman Demirel belgeseli de yarım kalan çalışmalarındandır.
*”Elveda Burgaz” adında bir tasarısı vardı.
*Sami Paşazade’nin “Sergüzeşt”, Yakup Kadri’nin “Yaban”, Attila İlhan’ın “Fena Halde Leman” adlı romanlarını sinemaya uyarlamayı çok istiyordu.
*Mimar Sinan üzerine bir senaryosu vardı.
*1245’li yıllarda geçen başlıca karakterleri Selçuklular, Doğu Romalılar ve Haçlılar olan “Yaralı Kartal” adında bir projesi vardı.
*Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı yenilgisinden sonra Malta adasına sürülen idarecilerimizi konu alan “Malta Sürgünleri” adında bir tasarısı vardı.
Kara Sevda’nın Doğuşu ve Yükselişi
1974’te, Türkiye nüfusu 40 milyona ulaştı ulaşmasına da, sendikalı işçi sayısı hala bir milyonun altındaydı.Tarım sektörü sanayi sektörünün gerisine düşmek üzereydi.Aynı dönemde kent nüfusu köy nüfusunu aşmıştı.Petrol üreticisi ülkeler petrol fiyatını yükseltmeyi akıl etmişti.Bu nedenle Türkiye’nin ithalat giderleri rekor seviyelerde artış göstermişti. Bir taraftan Türkiye’de her eve siyah beyaz televizyon giriyordu, sinemaseverler özellikle bu nedenle artık sinema salonlarındaki renkli Türk filmlerine bile yüz vermiyordu,deyim yerindeyse insanlar evlerinde seyredebildikleri siyah beyaz filmleri evlerinin dışında ücret ödeyerek izleyebileceği renkli filmlere tercih etmişti.Bu konuda Refiğ,” TV Türkiye’de her eve girmeden önce Türkiye sinemalarında film seyredenler yetişkinler,aileler, gençler ve çocuklardı.TV evlere girdikten sonra aileler, yetişkinler sinema salonlarından çekildi” diyecekti. Türk filmlerinin aile seyircileri (özellikle kadınlar) artık evine kapanmıştı, sinemalar seks filmlerinin istilasına uğramıştı, Kıbrıs’a asker çıkarmamıza kızan Amerikalılar da Türkiye’ye Amerikan filmi ve Amerikan silahı ambargosu uygulamaya başlamıştı.İşte bu dönemde Cumhuriyet Halk Partisi ile Milli Selamet Partisi, yani Bülent Ecevit ile Necmettin Erbakan koalisyonu kuruldu.Ecevit TRT Genel Müdürlüğü’ne İsmail Cem’i getirince, İsmail Cem Türk sinemasının en değerli yönetmenlerinden Metin Erksan, Lütfi Akad ile Halit Refiğ’i TRT için Türk edebiyatının ölümsüz eserlerini uyarlamaya davet etti.Üstelik TRT bu üç yönetmenimize 35 milimetre sinema tekniğiyle çalışabilme olanağını sağladı.Tek eksiklik bu filmlerin renkli çekilmemesiydi…Bu karar(TRT –Türk filmciliği işbirliği) Türk televizyon tarihinin en güzel, en isabetli, en yerinde kararlarından biriydi.Beş bin kadar TRT çalışanıysa bu karardan hiç memnun kalmadı. Onlara göre yozlaşmış Yeşilçam’ın yozlaşmış mensupları bu kuruma adım bile atmamalıydı. TRT’ye sadece ve sadece TRT mensupları film yapabilmeliydi.Yeni TRT Genel Müdürü İsmail Cem, 500 Günlük döneminde , Atıf Yılmaz, Halit Refiğ, Metin Erksan ve Lütfi Akad’ın sinema filmlerini de TRT ekranına taşıdı.Bunlar arasında Halit Refiğ’in “Haremde Dört Kadın”ı da vardı. Halit Refiğ’in o dönemde TRT için gerçekleştirdiği, Türk edebiyatı uyarlamasıysa , mini dizi, siyah beyaz çekilen “Aşk-ı Memnu” oldu.
“Aşk-ı Memnu”yu sinemaya uyarlamayı ilk düşünen sinema yazarı, tarihçisi ve film eleştirmeni Nijat Özön’dür.Memduh Ün’de aynı romanı modernize ederek uyarlamayı tasarlamıştı.Halit Ziya Uşaklıgil’den Halit Refiğ tarafından uyarlanan “Aşk-ı Memnu” dizisinin sanat yönetmeniyse Annie Pertan’dı.Dizi bir anda Müjde Ar’ı Türkiye’nin en iyi oyuncuları arasına katacaktı.
CHP’li eski bakanlardan Cahit Kayra “38 Kuşağı” adlı anı kitabının 486. sayfasında “Aşk-ı Memnu”daki bazı diyaloglarda Alevilerin incitildiğini şu satırlarla anlatmıştır:
“Aşk-ı Memnu”nun bir yerinde: “Kardeş, bunlar Kızılbaş mı nedir? Mum söndü geceleri yapıyorlar,” gibi bir söz geçmiş.Altındağ’daki Aleviler ayağa kalktılar.Kültür Bakanlığı’na yürüyüş yaptılar.Partinin de bu işe el koymasını istediler.”
Halit Refiğ’in özel hayatında da “Aşk-ı Memnu” büyük bir iz bıraktı.Dizinin müzik danışmanı olan ve “Aşk-ı Memnu”daki piyano eserlerini seslendiren Gülper Savaşçın ile Eylül 1974’te başlayan aşkları Ocak 1975’te evliliğe dönüştü ve 35 yıl boyunca bu aşkın ateşi hiç sönmedi.Nikah şahitleri Metin Erksan ve Oğuz Atay’dı.2009 yılında Halit Refiğ’in beş ay boyunca yaşam mücadelesi vermesine tanık olan Gülper Hanım üzüntüden ne yazık ki 39 kiloya kadar düşecekti.Halit Refiğ, Müzik Tarihi Profesörü ve piyanist olan eşi Gülper Hanım için şunları söylemişti: “Beni ev adamı haline getirdi.Beni adam etti.En büyük şansım Gülper Savaşçın’dır.O benim için şansların en büyüğüdür.Genelde kendimi çok şanslı bir insan sayıyorum geçmişime dönüp baktığımda.Ama şansların en büyüğü bence Gülper oldu.Çünkü Gülper’le başka hiç kimseyle kurmayı başaramadığım, beceremediğim bir iletişim kurduk.Dünyaya bakışımız birbiriyle çok örtüşüyor.İlgilerimiz çok örtüşüyor ve hayatımda bana böylesine değer veren bir başka kimse olmadı.Bana değer verenler oldu ama Gülper’in verdiği değer ayrı…Ben ömrüm boyunca çocuk sahibi olmaktan çok korktum.Gülper ile evlendiğimiz zaman onun çocuk sahibi olma düşüncesi vardı.Çevresindekiler evlilik denilince çocuk olması gerektiğini düşünüyorlardı.Gülper’e, “İlla bir çocuk sahibi olmak istiyorsan, tamam.Ama benim fikrimi sorarsan çok korkuyorum.Çünkü çok büyük sorumluluklar yükleyecektir bana ve bu sorumluluklar da kendim için düşündüğüm yolda yürümemi engelleyebilir” dedim.Çok anlayışla karşıladı.Aradan 30 yıl geçtikten sonra kendi başımıza kalıp bir hayat muhasebesi yaptığımızda, bundan dolayı hiç pişmanlık duymadım, o da benim teklifime uymuş olmaktan dolayı pişmanlık duymadığını söylüyor.Tabii garip, bilinç dışı şeyler var.Ondaki analık, bendeki babalık duyusu gibi.Mesela öğrencilerin gözlerine bakıyorum, biraz konuşuyorum ve diyorum ki, “Allahım iyi ki çocuk sahibi olmamışım.Ya bunun gibi bir çocuk sahibi olsaydım! Hayatım kararırdı.” Bazılarını gördüğüm zaman da, böyle bir çocuğumun olmasının beni mutlu edeceği aklımdan geçiyor… Gülper ben öldükten sonra kedileriyle yalnız kalacak.”Hanım” filmini yaparken Gülper benden sonra ne yapacak diye düşünmüştüm.”Hanım” filmindeki kadın, yaşlanmış, eşi öldükten sonra yalnız başına kalmış ve kedisiyle birlikte yaşayan bir piyano öğretmenidir. Benim eşim Gülper de bir piyano öğretmeni. Ben öldükten sonra kedileriyle yalnız kalacak. Ve o filmi yaparken “Gülper benden sonra ne yapacak?” diye düşünmüştüm.”
Halit Refiğ ve Gülper Refiğ çiftinin aşkları “Romeo ile Jülyet”, “Kerem ile Aslı”, “Leyla ile Mecnun”,”Nicholas ile Alexandra” ve “Ferhat ile Şirin” gibiydi.
2004’te İsveç’teki Uppsala Üniversitesi’nin “Hanım” filminin gösterisi için yaptığı davet Gülper Savaşçın Refiğ’i Halit Refik Refiğ’in 1968-72 yılları arasındaki eşi Eva Bender ile bir araya getirdi.
Gülper Savaşçın Refiğ’in “Kediciklerim” ve “Ahmet Adnan Saygun ve Grçmişten Geleceğe Türk Musikisi” adlarında iki kitabı bulunuyor.
Halit Refiğ Kedileri Anlatıyor:
“Kedide insanı etkileyen özellikler kişiden kişiye göre değişir. Ben tüm hayvanları sevmekle birlikte en çok kediye yakınlık duyarım. Rastgele bir izahı mümkün değil, literatürde yazdığı gibi bağımsızlıklarına son derece düşkün olmaları beni en çok etkileyen yanlarıdır, taraflarıdır. Bilindiği gibi köpek, sahibine ölümüne bağlanır, her an gözleri sahibinde olur, ilgi göster diye, kedi insan için bu kadar çok fedakarlığa katlanmaz, talep göstermez. Karnı doysun ve güvenliği sağlansın başka bir şey istemez. İlla beni sevmelisin, sevdiğini göstermelisin diye bir yük bindirmez insana. Kedi ile aranızda hem sevgi vardır, hem de bu sevgi zorunluluk getirmez. Ben sevginin mesafeli olanını tercih ettiğim için kedilerle çok iyi anlaşıyorum.”
“Hanım” filminde oynayan,rol alan kedi, daha önce reklam filmlerinde oynamış, kameraya alışkın artistik bir kediydi. Kediler, yönlendirildiklerini hissedince genelde karşı koyarlar ve genelde kedilerle çalışmak diğer hayvanlarla çalışmaktan daha zordur. Ama “Hanım” filminde fazla bir zorluk yaşamadık. "Hanım" ve "Karılar Koğuşu" filmlerinde oynayan kediler, Gülper'in “Kediciklerim”kitabında adı geçen Türkan Hanım'ın kedileriydi. Türkan hanım onlarla öyle güzel bir iletişime girmiş ki, öyle güzel bir iletişim kurmuş ki kediler insanlarla birlikte çalışmayı, film çevirmeyi yadırgamıyorlardı.”
“Kedi, öncelikle görsel olarak çok güzel bir canlıdır. Diğer hayvanlardan çok daha esnektir, vücudunu çok daha güzel kullanabilmektedir. Sanatçı için plastik bir güzelliği vardır. Edebiyatta ve resimde de kedi konu edilir çokça. Bence kedi, fiziki olarak iyi bir malzeme daha ziyade. Ama edebiyatta insanla kurduğu yakın iletişim nedeniyle köpek daha iyi bir malzemedir. Örneğin, Jack London'un "Call of the Wild-Vahşetin Çağrısı" romanında anlatılan St. Bernard köpeği ile insanın ilişkisi…Hayvanlar ile ilgili yazılmış en güzel hikayelerin başında gelir.”
“Filmlerimde iki şekilde hayvan kullandım. Bazıları filmin içinde fonksiyonel, dramatik rolleri olan hayvanlardı. “Hanım” filminde oynayan Prenses ve “Karılar Koğuşu”nda oynayan kedi gibi. İkisinin de sahibi Türkan Hanımdı. Kedileri her gün getirir götürür, sahibeleri olarak yanlarında durur,bekler, mama ve tuvalet ihtiyaçlarıyla ilgilenir, çekim aralarında onlarla oynardı. Böylece kediler tanımadıkları insanlar arasında ürkmez, rahat ederlerdi. “Köpekler Adası” filmimdeki köpekler ise Tuzla'da onlarca köpeğe bakan Esin Hanım'ındı. Çekimlerin yapıldığı üç hafta boyunca Esin Hanım, köpekleriyle birlikte adaya geldi, gitti, onların her türlü bakımıyla, ihtiyacıyla ilgilendi. Hayvanların sahibi varsa, çekimler sırasında onun da sette bulunması hayvanlar açısından önemlidir.”
“Bir de filmlerimde tesadüfen bulunan hayvanlar var. Yazılmış bir hayvan rolü olmadığı halde kendilerini beyazperdeye, beyazcama davet eden, davet ettiren hayvanlar... Örneğin, “Aşk-ı Memnu” filminde çekimlerin yapıldığı boş yalıya bir kedi girmiş. Onu ortalıkta dolaşırken görünce karnını doyurduk, sevdik ve piyanonun üstüne bıraktık. Karnı doyunca orada uykuya daldı. Aslında senaryoda olmadığı halde çok güzel kedili bir sahne çektik. Bize çok güzel bir kedili sahne armağan etti kedicik.Birkaç gün daha bizimle çekimlere katıldı ama sonra geldiği gibi kendiliğinden çekti gitti. Filmlerde hayvan kullanılırken çok dikkatli ve hassas olmak gerekir. Geçmişte ve bugün ne yazık ki bazı filmlerde, dizilerde sahne gerçekçi ve sarsıcı olsun diye hayvanların öldürüldüğü durumlar oldu. Ben her zaman bu gibi sahneler de maket kullandım. Hayvanlara hiçbir zarar gelmemesi için gereken her neyse gereğini yaptım, her zaman.”
Kemal Tahir Hayranıydı
TRT-Türk sineması işbirliğini 1974’te başlatan Bülent Ecevit, İsmail Cem, Metin Erksan ve Halit Refiğ’in ortak bir tutkuları vardı: Kemal Tahir hayranlığı…
Romancı Kemal Tahir’in kendisinin ve eserlerinin büyüsüne kapılmış filmciler arasında Halit Refiğ, Metin Erksan, Atıf Yılmaz, Ertem Eğilmez ve “Kurt Kanunu”nu sinemaya uyarlayan ve “Yorgun Savaşçı”da set fotoğrafçısı olarak çalışan Ersin Pertan ilk akla gelenlerdir.Refiğ en başarılı filmlerinden “Haremde Dört Kadın”, “Yorgun Savaşçı” ve “Karılar Koğuşu”nu Kemal Tahir’in yazdıklarına dayandırmışır.Refiğ, 1970 sonbaharında kanser ameliyatı, 1971’de kalp krizi geçiren, 1973’te bir başka kalp kriziyle ölen Kemal Tahir’le 1957’den itibaren 17 yıl boyunca yakın bir dostluk geliştirmişti.Kemal Tahir Refiğ’in çok kadınlı,bol kadınlı hayatını sürekli ve kıyasıya olarak eleştirmiştir.Kemal Tahir Halit Refiğ-Gülper Savaşçın Refiğ evliliğine ve aşkına şahit olabilseydi kuşkusuz çok mutlu olurdu.
Kemal Tahir, Atatürk’ün daha hayatta iken, Nazım Hikmet ile birlikte Yavuz (eski adı: Goeben) Zırhlısı’nda bir Komünist ayaklanması girişimi tezgahlamakla suçlanarak, 1938’de 15 yıl hapis cezası almış, Demokrat Parti’nin af çıkardığı 1950’ye kadar da 12 yılını cezaevinde geçirmek zoruna kalmıştı. Suçlanan ve 29 Mart 1938’de Harp Okulu Askeri Mahkemesi tarafından mahkum edilen kişilerin, Çarlık Rusya’sı donanmasının gözbebeği olan dretnot Potemkin’de Haziran 1905’te çıkarılan isyanın bir benzerini planladıkları iddia edilmiştir.
Kemal Tahir’in cezaevi yılları beyazperdede: “Karılar Koğuşu”
Hülya Koçyiğit: “Kadir İnanır’ın otuz-kırk yıllık sanat hayatı, yüz tane filmi vardır sanırım; bu filmlerin hepsi kendi başına önemli filmler elbet, ama bu filmdeki (“Karılar Koğuşu”) oyunculuğu bambaşkadır.Çok doğru bir yönetmenle, çok doğru bir senaryoyla olduğu için zannedersem.Halit Refiğ’in hayatında belki de en çok yapmak istediği filmlerden biriydi, “Karılar Koğuşu.”
Halit Refiğ: “Kadir İnanır’ın hayatında gösterdiği en iyi oyunculuk performansı “Karılar Koğuşu”ndadır.”
Halit Refiğ, açık yüreklilikle ifade etmiştir ki, Kemal Tahir’in en çok beğendiği Türk filmi, Metin Erksan’ın “Sevmek Zamanı”ydı.Çağının çok ötesinde olan birçok film gibi (”Haremde Dört Kadın”, “Muhsin Bey” ve “Züğürt Ağa”) ”Sevmek Zamanı”da sinema salonlarında gösterildiğinde seyirci bulamayan Türk filmlerinden biridir.
Kemal Tahir Halit Refiğ’e “Bir Türke Gönül Verdim” adlı filmini hiç sevmediğini de söylemiştir.
“Haremde Dört Kadın”
Kadın eşcinselliği, çok erkekli kadınlar gibi temalara yer veren, 1899 yılını 1900 yılına bağlayan günlerde geçen ve senaryosunu Kemal Tahir ile Halit Refiğ’in birlikte yazdığı “Haremde Dört Kadın” hem seyirciden ilgi görmedi, hem de Antalya Film Festivali’ne gönderilen kopyası, “Türk ailesine hakaret ediliyor” gerekçesiyle sinemayı basan kişiler tarafından imha edilerek, Antalya Film Festivali jürisine gösterilemedi. Bu filmi gerçekleştirmesinde , Atıf Yılmaz’ın yapımcı bulması yanı sıra, “Şafak Bekçileri” ve “Gurbet Kuşları”nın seyirciden büyük ilgi görmesi büyük rol oynadı.Bu zamanının çok ötesindeki film (”Haremde Dört Kadın”) daha sonra TRT tarafından bile gösterilecekti.
Halit Refiğ, Kemal Tahir’in 20 Nisan 1973 Cuma gecesi katıldığı yemeğe gitmesine neden olduğundan yaklaşık 36 yıldır acı çekiyordu.Olay şöyle gelişmişti.Mehmet Barlas’ın Şişli’deki evindeki yemeğe davet edilen ve bu yemeğe Mete Tunçay’da davetli olduğundan gitmek istemeyen Kemal Tahir’i bu geceye katılmaya ikna eden Halit Refiğ oldu.Yemekte Mete Tunçay’ın Kemal Tahir hakkındaki olumsuz ve kırıcı değerlendirmeleri romancının yeni bir kalp krizi geçirerek ölümüne neden olacaktı.O gece Mehmet Barlas’ın evindeki yemekte Ercan Arıklı’nın ağabeyi Tuncer Arıklı, İsmail Cem, Afşin Germen, Ali Sirmen ve eşleri de vardı.Mete Tunçay’ın Kemal Tahir’e söylediği “Siz tarihe sadakat göstermiyorsunuz, olayları, gerçekleri saptırıyorsunuz.Sizin eserlerinizi toplatmak lazım.Kitaplarınızın toplatılmayı hak etmesinin nedeni,porno oluşları değil,tarihsel gerçeklerin iç yüzünü ancak birkaç yüz kişi ciddi kaynaklardan araştırabilecekken, sizin büyük bir sorumsuzlukla , sahici (gerçekten yaşamış) kişilere asla kendilerinin olamayacak görüşler yakıştırmanızdır, ” tarzındaki sözleri 1971’de çok ağır bir kalp krizi geçiren,yüksek tansiyon sahibi, ağır bir kanser ameliyatı geçirmiş, sol akciğeri alınmış bulunan ve konuşmasında belli bir zorluk olan Kemal Tahir’in sonu olacaktı.
Kemal Tahir’in fikrinden yola çıkan “Şeytan Aldatması”
Halit Refiğ, 27 Mayıs 1960 darbesini yapanları destekleyen filmi “Şafak Bekçileri”nden sonra 27 Mayıs’ın perde arkasındaki güçleri öğrendikçe 27 Mayıs’a karşı bir tavır geliştirmiştir.
Halit Refiğ, 30’a yakın kaynak kitabı inceledikten sonra, 27 Mayıs 1960 darbesinin Amerika Birleşik Devletleri’nin teşviki, kışkırtması ve desteğiyle gerçekleştiğine dair ipuçlarına ulaştığını söylüyordu.Adalet Partisi’nin Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’in Milliyet Gazetesi yazarı İsmail Cem’e söylediği “12 Mart 1971 askeri darbesinde Amerikan Gizli Servisi, İstihbarat Servisi CIA altımızı oydu, meğer işin başından beri içindeymişler,” sözlerini sürekli tekrarlıyordu.
Halit Refiğ, Süleyman Demirel’in Mayıs 1995’te Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan “Batı Sevr’i istiyor” ifadesinin de çok önemli bir itiraf olduğunu her fırsatta tekrarlıyordu.Refiğ’e göre 10 Ağustos 1920’de imzaladığımız anlaşmayı Atatürk ve Türk milleti paramparça etse de Batı Dünyası onu yeniden bize imzalatmaya çalışıyordu.
Refiğ’e göre 1950’lerin sonunda ABD Türkiye’nin sanayileşmiş bir ülke olması için gereken borç parayı Demokrat Parti Hükümeti’ne vermediği gibi, bu borç parayı Sovyetlerden istemeye hazırlanan Menderes hükümetini askeri darbe yaptırtarak alaşağı etmişti.Refiğ , Süleyman Demirel ve Adalet Partisi’nin Türkiye’nin sanayileşebilmesi için Sovyet kredisi kullanmasını takdir ediyordu ve 1975’te Türkiye’nin tarım toplumu olmaktan bir sanayi toplumu olmaya geçtiğini hatırlatıyordu.Yine Refiğ’e göre Amerika Kıbrıs’ın Yunan adası olması için çok çaba harcamıştı ve çok çaba harcamaya devam ediyordu.
Halit Refiğ, Hülya Koçyiğit’in Berin Menderes’i canlandıracağı ve senaryosu 1994’te yazılan “Şeytan Aldatması”nda 27 Mayıs 1960 darbesini, cellatlarını ve kurbanlarını konu aldı.Bu senaryosu Oliver Stone’un Kennedy Suikastinin perde arkasını konu alan “JFK” adlı filmiyle ufku ve gözleri açılanlara özellikle tavsiye edilebilir. Bu senaryosunda Demokrat Parti’nin seçim sandığında ve parlamentoda çoğunluğu elde etmesine rağmen iktidar olamadığını anlattı.Yılmaz Karakoyunlu’nun “Güz Sancısı” romanında da anlatıldığı gibi 6-7 Eylül yağmalarına dönüşen protesto gösterilerinde Demokrat Parti iktidarı olayların kontrolünü elinden kaçırarak sonunu hazırlamıştı.Varoş sakinleri de büyük bir zevkle kentin en zengin ve varlıklı mahallerinin altını üstüne getirmişti. Refiğ, bu eserinde İnönü-Bayar çekişmesinin, zıtlaşmasının Türkiye’yi felakete sürüklediğinin de altını çiziyordu.Senaryoda aksi, huysuz, hırçın bir ihtiyar olarak portresi çizilen Bayar uzlaşma değil, sertlik ve inatlaşma yanlısıydı.Bu olaydan bir 20 yıl sonra da Ecevit-Demirel çekişmesi, zıtlaşması ülkeyi iç savaşın eşiğine sürükleyecekti.27 Mayısı hazırlayan etkenlerden birinin subayların maaşlarının düşüklüğü olduğuna da “Şeytan Aldatması”nda değinilir.
“Şeytan Aldatması”nda Menderes’in opera sanatçısı Ayhan Aydan’la evlilik dışı ilişkisi de doğal olarak yer alıyordu. Senaryonun bir sahnesinde Berin Menderes Ayhan Aydan’ı telefonla arar ve kocasını sorar. Demokrat Parti ileri gelenlerinden Mükerrem Sarol’un kendinden çok genç kadınlara düşkünlüğü de senaryoda yer bulur.
Senaryoda 27 Mayıs 1960 darbesinden hemen önce ölmese Demokrat Parti’ye destek verenlerden Saidi Nursi’nin Yassıada olağanüstü mahkemelerinde yargılanacağı da ima edilir.Yine senaryoda çok çarpıcı bir tarihi olaya da yer verilir.Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal Gürsel Milli Savunma Bakanı Ethem Menderes’e bir mektup yazarak, Demokrat Parti’nin Celal Bayar’ı Çankaya’dan indirerek yola devam etmesini, onun yerine Adnan Menderes’in Cumhurbaşkanı olmasını tavsiye etmiştir.
”Şeytan Aldatması”nda 27 Mayıs’ın itici gücünün özellikle Profesörler, Akademisyenler olsa da iplerin alt kademedeki subaylarda olduğu da betimlenir. Radyoevinin ele geçirilmesiyle başlayan darbenin ilk anlarında Cemal Gürsel Cumhuriyet Halk Partisi lideri İsmet İnönü’ye “Emrinizdeyiz,” diyecektir. Profesörlerin subaylara tavsiyesi de çok çarpıcıdır: “Hükümeti devirdiniz.Devirdiklerinizi asmazsanız onlar sizi asar.” Böylece İstiklal Mahkemeleri tarzı yeni bir yargılama sistemi uygulamaya sokulur.Menderes eğer “Ben bu olağanüstü ve hukuk dışı mahkemeyi, yargılamayı tanımıyorum, kabul etmiyorum,” diyebilseydi, darbecilerin buna verebilecek çok tatmin edici bir cevaplarının olmadığı da bir başka gerçektir. Menderes darbeciler karşısında zayıf bir karakter göstermiş ve onlara direnmemiştir. Ayrıca sürekli ilaç verilen, sürekli iğne yapılan Menderes ruhen tamamen çökertilmiştir. Darbeci subaylar 20. Yüzyılın başında 2. Abdülhamit’i deviren subayların yaptığının aynısını yaparak Demokrat Parti ileri gelenlerinin her türlü kişisel parasına el koyar.Demokrat Parti ileri gelenlerinin ailelerine acıyan Cumhuriyet Halk Partisi üyesi, işadamı Vehbi Koç sahip olduğu Divan Oteli’nin kapılarını beş parasız ve çaresiz kalan Berin Menderes dahil Demokrat Partili kadın ve çocuklara açar. Yassıada tutsaklarına dayakta atılır.Dövülenler arasında Atatürk ile İnönü’ün Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ın damadı, Bayar ile Menderes’in Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’da vardır.Berin Menderes ve Aydın Menderes’in Adnan Menderes’le görüşme hakkının ellerinden alındığı zamanlar olur. Yassıada’da Menderes’e 50 kelimeyi aşmayan mektup kısıtlaması ve ailesiyle en fazla yarım saat görüşme sınırlaması getirilir.
İsmet İnönü bile Demokrat Parti yöneticilerine idam cezası verilmemesini Cemal Gürsel’den ister, Gürsel’de İnönü’yle aynı fikirdedir, ancak darbenin diğer önderleri illa idam cezası çıkarmaya kararlıdır. Ortalıkta Demokrat Parti taraftarlarının Sarayburnu’ndan Yassıadaya deniz altından tünel kazarak tutuklu Demokrat Parti liderlerini kaçıracaklarına ilişkin deli saçması dedikodular gezinmeye başlar.Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay’ın “İdam cezaları verilmezse orduda hoşnutsuzluklar olabilir,” dediği kulaktan kulağa yayılır.Yarbayların korgeneralleri azarladığı emir komuta zincirinin kalmadığı ve koptuğu bir süreçtir bu.
“Şeytan Aldatması”nda Demokrat Parti’nin Yassıada olağanüstü mahkemesinde 15’i idam, 31’i ömür boyu hapis cezası alan önderlerinin iktidar süreleri olan 10 yılda Amerika’yla ilişkileri geliştirmek için çok büyük çaba sarf etmelerine rağmen Amerika’yı bir türlü memnun edemedikleri de belirtilir.
“Şeytan Aldatması” adı da Kemal Tahir’in yazmayı tasarladığı, ama 63 yıllık kısa ömrüne sığdıramadığı, 27 Mayıs darbesi konulu romanının adıdır.Kemal Tahir’de Halit Refiğ’de yabancı devletlerin Türkiye’de 27 Mayısta ve sonrasında birçok kez kardeşi kardeşle savaştırmanın yollarını bulduğunu söylemiştir.
“Yorgun Savaşçı” Faciası
Filmin çekimlerinin ve her türlü işlemlerinin tamamlanmasına Genelkurmay Başkanı Kenan Evren’in tam desteği olmasına rağmen “Yorgun Savaşçı”nın yakılma sürecini İlhan Selçuk’un 3 ve 7 Ağustos 1979’da yayınlanan “TRT “Yorgun Savaşçı”yı çekmemelidir.Kemal Tahir “Yorgun Savaşçı”da milli mücadele tarihini saptırmıştır. Kemal Tahir Atatürk düşmanıdır.Bir Atatürk düşmanının eseri TRT tarafından çekilmemelidir” tarzındaki yazıları başlattı.Halit Refiğ, “İlhan Selçuk, Madanoğlu askeri cunta davasının altı numaralı sanığıydı,” diyordu.
1965’te ilk defa edebiyatseverlere sunulan “Yorgun Savaşçı” romanı Cumhuriyet Gazetesi’nin Yunus Nadi Ödülü’nü kazanmasına rağmen “Yorgun Savaşçı”nın TRT için sekiz saatlik bir filme dönüştürülmesine en şiddetli itiraz Cumhuriyet Gazetesi’nden gelecekti. Bir süre sonra TRT’ye ve genelkurmaya gerçekte olmayan generallerden ve subaylardan ihbar ve şikayet mektupları yağmaya başladı.Bir ara Can Gürzap’a suikast yapılacağı ihbarları bile geldi.”Yorgun Savaşçı”nın sekiz saatlik bir film olarak gerçekleştirilmesini Bülent Ecevit başlatsa da, Süleyman Demirel’in başbakanlığı döneminde de filmin tamamlanması için her türlü kolaylık ve destek devam etti.
Halit Refiğ, “Yorgun Savaşçı”nın yakılması için çaba harcayanlarla onların dolmuşuna binenlerin 1452-1498 yılları arasında yaşayan, sanat eseri ve kitap yaktırmasıyla meşhur Katolik din adamı Girolamo Savonarola’dan hiçbir farkları olmadığını hep söylemiştir.
Şu sözler de Halit Refiğ’indir: “Defalarca belirtmeye çalıştım, “Yorgun Savaşçı” olayının temel nedeni benim daha önce TRT’ye yaptığım “Aşk-ı Memnu” dizisidir.TRT bürokrasisisi ve TRT’nin maaşlı kadroları 1974 yılında üç Türk sinema filmi yönetmenine(Metin Erksan, Lütfi Akad ve Halit Refiğ) o zamanki TRT Genel Müdürü İsmail Cem tarafından TRT’de film çekmek için iş verilmesini katiyen hazmedememişlerdir.”
Halit Refiğ ve Kemal Tahir, 1960’ların ilk yarısında Güneydoğu Anadolu’da dağa çıkan bazı bireysel eşkıyalarla ilgili bir film tasarısı için 1965 başında bölgede incelemelerde bulundu.”İnsan Avcıları” adlı bu tasarı gerçekleşmedi.
Halit Refiğ’in Kemal Tahir’le birlikte geliştirdikleri Osmanlı İmpararatorluğu’nun kurucusu Osman Gazi üzerine bir tasarısı da vardı.
Halit Refiğ’in Kemal Tahir’le birlikte üzerinde çalıştığı “Şeytanın Sarayı” adlı bir korku filmi senaryosu da vardı.Yapımcı Ertem Eğilmez olacaktı.
Halit Refiğ, Kemal Tahir’in romanı “Devlet Ana”yı Başbakan Bülent Ecevit’in tam ve olağanüstü desteğine rağmen bürokratik engelleri aşıp filmleştiremedi.
Adnan Saygun Hayranlığı
Halit Refiğ ve Adnan Saygun, Türkiye’de değeri bilinmeyen yaratıcılarımızdan sadece iki tanesidir.Başka bir ülkede doğup büyüselerdi, yaşasalardı kuşkusuz el üstünde tutulurlardı. Dünya müzik otoriteleri tarafından, Türkiye’nin yetiştirdiği en büyük besteci kabul edilen Adnan Saygun’un ülkemizde müzik yaşamının bitirilmek istenmesi, hatta bakkallık yapmak zorunda kalması, ölümünden sonra da tüm arşivinin ve kitaplarının insan görünümündeki akbabalarca çalınması, tüm vicdan sahibi aydınlar gibi Halit Refiğ’i de çok incitmiştir.
Adnan Saygun Halit Refiğ’in doğduğu yıl olan 1934’te Atatürk tarafından ilk Türk operası “Özsoy”u bestelemekle görevlendirilmişti.Halit Refiğ’e göre “Özsoy” inanılmaz güzellikte melodilerle örülmüştür.Ama gene inanılmaz bir ihmal ve umursamazlığın kurbanı olarak bir kenarda adeta zorla unutturulmak istenmektedir.”
9 Haziran 2007’de Aya İrini’de düzenlenen Adnan Saygun’un 100. Doğum yıldönümünü kutlama konserine Halit ve Gülper Refiğ çiftiyle birlikte gitmiştim.Refiğ, besteci Adnan Saygun’ın eserlerine hayranlığı her fırsatta dile getirirdi.”Vurun Kahpeye” ve “Hanım”da Adnan Saygun’un eserlerini fon müziği olarak kullanmıştır.Adnan Saygun’a karşı Türkiye’de yapılan haksızlıklar Halit Refiğ’in canını çok acıtmıştı.Adnan Saygun’un, 1973’te “Vurun Kahpeye”de müziğinin kullanılmasına son derece bozulduğu da bir gerçektir.Eğer Halit Refiğ , Mimar Sinan üzerine filmini çekebilseydi Adnan Saygun fon müziğini besteleyecekti.Bu konuda Adnan Saygun’dan söz almıştı.1975 ile 1991 arasında Adnan Saygun’la yoğun bir dostluk bağı geliştirmişti.Son derece mesafeli bir insan olan Adnan Saygun ve eşi en azından bu fanatik hayranlarıyla aralarındaki mesafeyi kaldırmıştı. Halit Refiğ’in eserlerini en çok sevdiği diğer besteciler Mahler, Wagner ve Bruckner’di.
Halit Refiğ’in “Saygun ile Son Yıllar, Son Günler” yazısından iki bölüm şöyle:
“(Adnan Saygun) Halit Refiğ’le vedalaşırken, ona Eflatun’un “Apologia”sının son paragrafını ezberden okudu:
“Artık ayrılmak zamanı geldi.Yolumuza gidelim:
Ben ölmeye, siz yaşamaya…
Hangisi daha iyi?
Bunu Tanrı’dan başka kimse bilemez.”
(...)
Hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan olabilmek için "yorumla" butonunu tıklayınız.
1305