Dostoyevski'yi çok kıskanmış - ekolay > Sinema

SEANSLAR
Dostoyevski'yi çok kıskanmış
Dostoyevski'yi çok kıskanmış

06.11.2009

Ortalama 0 puan

Nahit Sıktı Örik’in Kıskanmak adlı romanını beyazperdeye uyarlayan Zeki Demirkubuz: Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler’inden etkilendim.


Nahit Sıktı Örik’in Kıskanmak adlı romanını beyazperdeye uyarlayan Zeki Demirkubuz: Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler’inden etkilendim.


Yazgı’da Camus’nün Yabancı’sından etkilenmişliğinizi saymazsak ilk defa uyarlama yapıyorsunuz, bu Demirkubuz sinemasının herhangi bir yöne evrildiğini gösteriyor mu?
Öyle bir şeyin hesabı çok kolay yapılamaz. Bu içiçe geçmiş, karmaşık bir süreçtir. Kendini bir proje olarak görmeyen, kendini özel bir yere koyup da “Benden ne beklenir acaba” diye hareket etmeyen bir yönetmen bunu düşünmez. Bu kendiliğinden gelen bir süreçtir. Bu bugün böyledir, yarın araya başka bir şey girer, ya da üstüste edebiyat uyarlamaları da olabilir. Bir kere en son filmim, bu yüzden en sona koyulabilir. Ama şöyle bir anlamı olduğu söylenebilir, daha önceki yedi filmin tecrübelerini doğru olarak yansıttığım bir film. Teknik olarak da farklı, daha önceki filmlerimin gerektirmediği bir prodüksiyon gerektirdi. Mesela sanat yönetmenliği denen kurumla ilk defa ciddi anlamda bu filmle tanıştım, bu daha önceki filmlerden farklı bir sorumluluk gerektiriyor. Bir de ilk defa prodüksiyon ortaklığı yaptık. Bu da bir tecrübe oldu benim için.

Filmde genel bir kıskançlık duygusu yansıtılıyor, oysa romanda Seniha’nın ağabeyine olan kıskançlığı üzerinde durulmuş, romanı okumayan bir seyirci farklı kıskançlık hallerinin anlatıldığını düşünebilir.
Bir defa isimle ilgili bir şey var, “kıskanmak” kelimesi insanı belli bir beklentiye sokuyor. İsim aslında son ana kadar tartıştığım, emin olmadığım, hatta bir ay öncesine kadar değiştirmek istediğim bir isimdi. Nahit Sırrı Örik’e duyduğum saygı yüzünden, başından beri Kıskanmak diye duyulduğu ve filmin ismi de bir tür iletişim aracı olduğu için böyle oldu, bunu değiştirmekte geç kaldık. Fakat ben bunu filmin başında sorun etmiş olsaydım kıskanmak ismini koymazdım.

Kıskanmak durumu romanda ve filmde farklı şekillerde beliriyor diyebiliriz.
Kendi yazdığım sahnelerle ortaya koymak istediğim şey şu aslında. “Kıskanmak” bir duygudur ve bir filmde bu duygunun kendisi de anlatılabilir. Ama her insanın bilebileceği ve her insanda doğası gereği var olan bir duyguyu yeniden anlatmaya gerek görmedim. O yüzden ben kıskanmanın tezahürleri, bu duygunun yaratabileceği trajedilerle ilgili bir film düşündüm. Bu duyguyu taşıyıp, buna hâkim olamamanın sonuçları ile ilgili bir film yapmak istedim. Böyle olunca da romanda uzun uzun anlatılan şeylere çok ilgi göstermedim ve bunun doğru olduğunu da düşünüyorum. Film yapma nedenlerimin en başında zaten insan doğası hakkında karanlık bir alanı ortaya koyabilme çabası var. Bir de romanın olanakları ile sinemanın olanakları farklı. Romancı bir karakterin ruh halini ele alıp uzun uzun anlatabilir ama sinema başka bir dertle yapılan bir şey.

Seniha’nın çirkin olması bir eksiklik, bir özür gibi çizilmiş. Siz Seniha’yı nasıl gördünüz?
Bu şekilde gördüm ama bu benim kişisel görmem değil. Bu beni de romanı da aşan insanlığın, toplumun var oluşundaki faşizan yanlardan bir tanesidir. Benim için bir insanın anlamı onun vicdanı, ahlakı ve varoluşuyla ilgilidir. Fakat ortadaki genel durumu da yok sayamayız, bu bir gerçektir. Bu da ister istemez tıpkı fakirlik, zenginlik diğer mutlak olgular gibi ortaya koymak zorunda olduğum bir şeydir, kişisel bakışımı yansıtmaz. Ben film yapıyorum, güzellik ve çirkinlik konusunu icat eden ben olmadığıma göre bu durumu aracı olarak kullanıyorum, hepsi bu.

Masumiyet ve Kader’de, Bekir’in Uğur’a, Uğur’un Zagor’a olan tutkusu seyirciye geçiyordu, belki de dönem filmi olmasının verdiği özellikler Seniha’nın seyirciyle daha mesafeli bir ilişki kurmasına neden oluyor.
Bu çok doğal. Bekir aşkın öznesi, aşkın feragat edeni, bedel ödeyeni bu anlamda da çok sıcak ve tırnak içinde “olumlu” bir kahraman, Seniha daha soğuk zaten. Filmler de farklı, biri kendini feda etmeyi, vazgeçmeyi, imkânsız olanın peşine düşmeyi anlatıyor. Biri de soğuk bir biçimde bizzat gündelik ve sıradan bir kötülüğü anlatıyor, bu yüzden farklılık normal.

Kitabı okumadan filmi izlemiş olanlardan bazıları sonda sürpriz yaptığınızı düşündü. Seniha’nın ağabeyine olan kıskançlığı sona saklanmış gibi.
Bu izleyiciye ve onun dikkatine göre değişebilecek bir şey. Ben seyirci olsam kumaş sahnesinde anlardım bunu ya da Mükerrem’le Seniha’nın yakınlığına bakıp, Seniha ile ağabeyinin arasındaki mesafeye bakıp meseleyi anlardım. Seyirci dediğimiz homojen bir yapı değil. Her ne kadar sinemacılar anlamdışı ve ekonomik sebeplerle bunu homojen bir yapı olarak görmeye çalışsa da benim için karamakarışık bir şey. Ben hayatımın hiçbir yerinde insanı belli bir kategoriye koyup öyle ele almadım. Mesela sınıfsal, ırksal, dinsel bakış açısını reddetmem, ama film yaptığım zaman hiçbirini öne alıp da meseleye bu eksende bakmam. Seyirci de öyle, biri nefret edecektir, biri hayran olacaktır ki benim filmlerim buna namzet oluşturur. Hem nefret edilen hem de beğenilen adam olmak bence iyi bir şey.

Dostoyevski ile olan bir bağınız var. Burada da Seniha Suç ve Ceza’yı okuyor, görüntüleri tasarlarken Karamazov Kardeşler’i düşündüğünüzü söylemiştiniz.
Özellikle gerçekten sinema yapan insanların böyle bir dünyası olduğuna inanıyorum. Edebiyattan çok beslenen biri olarak ve onun bir uzantısı olarak sinema yapıyorum. Uyarlama yapıp yapmamam önemli değil, beni sinemaya getiren kapı edebiyattır. Okuduğunuz zaman bir dünya, ışıklarıyla atmosferiyle gözünüzün önüne gelir. Roman kahramanlarının yaşadıkları ev ama özellikle cinayet sahnesinin gerçekleştiği atmosferde Karamazov Kardeşler’i okurken gözümün önüne gelen birtakım görüntülerin peşine düştüm, onları bulmaya çalıştım. Karanlık oluşu, dışarıyla ilişkilerin az oluşu... Bir esinlenme oldu.

Festivallerde ilk filmlerini çekmeye başlayan yönetmenlerin filmleri öne çıkmaya başladı, sizin film çekmeye başladığınız ortamla şimdiki ortamı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Tabii şöyle net bir durum var benim gözlediğim. Bir defa benim ilk filmlerimi çektiğim zamanda ki bu daha yeni yeni biten bir şey, ciddi bir kast vardı sinemada. Gerçi festivaller ne kadar hak, adalet aranacak yerlerdir ki benim öyle bir beklentim hiçbir zaman olmadı zaten. Ama ciddi bir kast vardı. Bu kast ilk filmlere takınılan zalimlik bizim kuşağın sonunda kırılmaya başladı ve bir genç sinema duygusu yaratıldı. Bu şu işe yaradı: Yeni gelen kuşağa da daha dikkatli bakılmasını ve daha eşit muamele yapılmasını sağladı. Hatta zaman zaman biraz filmin kendisinin de önüne geçiyordu bu, genç insanlar, ilk filmler genel bir olgudur, ben hiç ilgilenmem. Yeni ya da eski kuşak beni ilgilendirmez, benim için önemli olan filmin kendisidir. Amerikan sineması dışında özellikle Türkiye, Avrupa sinemasında da böyledir, mesele daha büyük, daha görkemli anlatılıyormuş gibi bir tribe girildiği için kavramlar öne çıkarılır, öznenin kendisi de unutulur. İlk filmler, genç sinemacılar meselesinin de böyle bir hale geldiğini düşünüyorum, önemli olan filmdir. Mesela Sonbahar bir ilk filmdir ama benim için son yıllardaki en iyi filmdir. Reha Erdem’in filmleri, ki Reha Erdem de benim kuşağımdan bir sinemacı, onun filmlerine baktığımız zaman da birçok ilk filmin değeri kalmayabilir. Tek tek filmler dururken bu tür kavramları öne çıkarmamak lazım.



YORUM YAZ
Arkadaşınla Paylaş
Hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan olabilmek için "yorumla" butonunu tıklayınız.
255