Türk ‘kitle-eğlence’ Sineması: Birileri bizimle dalga geçiyor!
Ali Ulvi Uyanık/ sinema.ekolay
30.10.2009
Türk ‘ kitle-eğlence’ Sineması: Birileri bizimle dalga geçiyor!
Tamam anladık. Türk filmlerinden bazıları, ‘ortalama yönetmen’lerin filmleri bile seyirci teveccühüyle karşılandı; ciddi gişe başarıları elde etti. Fakat bu yılın başından itibaren karşılaştığımız çoğu filmde görüyoruz ki, üç beş kişi oturup “haydi bir film çekelim ağabey” deyip, dijital teknolojinin sağladığı kolaylıklar doğrultusunda acayip şeyler üretiyor, dağıtıcılar da “ya tutarsa “ hesabıyla bunları dağıtıyor. Bir sinema filmi çekmek bu denli basit olmuş.
Oysa film endüstrisi ciddi kurumlarla yönetilen ülkelerde, bilgi, yetenek, seyirciye saygı ön planda tutulur. Herkesin ürettiği her ‘şey’ dağıtıma sokulmaz. ABD gibi kalite çıtasının çok yüksek olduğu bir ülkede bile, bazen, A sınıfı filmler yeterli ticari şansı olmadıkları gerekçesiyle vizyona verilmeyip, direkt DVD olarak raflarda yerini almaktadırlar.
Peki, nedir bizim ülkemizdeki bu dağınıklık, başıbozukluk? Neden, hiçbir sondaja / test gösterimine gerek duyulmadan karşımıza, adına sinema filmi denilen bu tuhaflıklar çıkarılmaktadır? Çünkü körlemesine bir rekabet var; çünkü etik anlamda bazı konuları düzenleyen bir birlik yok, çünkü duyarlık yok. Daha önce Hakan Sonok yazdı. Bir sürü Türk filmine dair yüzlerce kopya, her kopya için öngörülen gerekli seyirci sayısına ulaşamadan imha ediliyor. Yazık değil mi? Zannediyor musunuz ki, bu kopyalar geriye dönüştürülse bile çevreye zarar vermiyor? Neden peki? Bir takım kendini yönetmen, yapımcı, oyuncu zanneden hevesliler, gişeden para kaldırsınlar diye.
Bilinmez mi hiç, tamamen ticari, tamamen eğlendirmeye yönelik sinema filmleri de sanatın asgari gereklerini yerine getirmek ve türü ne olursa olsun kaliteli olmak zorundadır. Amerikan Sineması taklit edilse, hikâyeler oradan alınsa bile, Türkiye’ye uyarlarken eğreti durmamalı, öykü tahtasında çalışılmalı, planlar kronometre ile belirlenmeli, oyuncularla yönetmen doğru bir etkileşim içinde olmalı, yapım tasarımı denilen kavram bizde yok ama sanat yönetimine gerekli süre/bütçe ayrılmalı, görüntü yönetmeni ile -kostümcüsünden setçisine herkesin katıldığı toplantılarda- görsel doku belirlenmeli… Her şeyden önce de onlarca kişiyi yönetecek ve yapılan yüzlerce tartışmadan sonra ‘son söz’ün sahibi olacak yönetmen, bir sinema yönetmeninin özelliklerini taşımalı.
Yazdıklarımız, bazı okurlarca hep yanlış okunduğundan vurgulayalım ki, sözümüz ‘tamamen eğlendirmeye (“eğlence” geniş bir anlamı ifade etmektedir: İnsanları günlük gerçeklerden uzaklaştırmaya dönük türde filmler. Kaçış sineması da denebilir) dönük ticari sinema’ya. Reha Erdem gibi evrensel ölçekte bir yönetmen çıkarmış sinemamızın “art house” kısmını ya da kitleleri mükemmeliyetiyle kavrayan “Nefes: Vatan Sağolsun” gibi başarıları, keskin çizgilerle ayırıyorum.
Belki bilenler vardır: Sinema için yazanlara yani sinema yazarlarına / film eleştirmenlerine filmlerin çoğu önceden gösterilir. Ben orta kuşaktan bir yazarım. 1960 doğumluyum, binlerce film izledim fakat hayatımın hiçbir döneminde şu son iki ayda olduğu kadar kötü Türk filmini ardı ardına izlememiştim. Artık hakarete uğradığımı düşünüyorum. Emin olun ki, tanıdığım meslektaşlarımın tamamı da aynı düşüncedeler. Eleyerek izlersek de, ‘snop’ bir tavır içinde haksızlık yaptığımızı düşünüyoruz. Komik ama –neredeyse- aciz kaldık.
Burada film isimlerini, birbirinden kötü oyuncuları (ünlüler de var içlerinde)falan saymak istemiyorum. Bu filmleri yapanlar adına ben utanıyorum ama son bir örnek var ki, sözcükler kifayetsiz kalıyor. Korku filmi iddiası içinde olan bir şey izledik ki, “pes” dedik hepimiz. 97 dakikalık filmin tek bir, evet tek bir sahnesinin bile sinema sanatının bütünselliğiyle ilgisi yoktu. Tamamen komikti ve aramızda ciddi bir eleştirmenin de bulunduğu üç meslektaş kendimizi tutamayıp bol bol güldük. Aslında “üzülmemiz gerekirken güldük”.
Bu denli hızla, nasıl bu noktaya geldi sinema? Ticari filmler yaptıklarında, teknik anlamda sakil olan o filmlerde bile sinemanın tarifi zor büyüsünü yakalayıp sunabilen ustaların, Osman Seden’lerin, Ertem Eğilmez’lerin, Atıf Yılmaz’ların, Halit Refiğ’lerin, Natuk Baytan’ların, Orhan Elmas’ların, Orhan Aksoy’ların ve onlarca ustanın sineması, nasıl oldu da bu denli çok kötü film üretmeye başladı? Bu kolaycılığın, bu özensizliğin, bu ‘cahil cesareti’nin, yerini, estetiğe, kaliteye, nitelikli filmlere bırakabilmesi nasıl gerçekleşecek? Yanıtı, kuşku yok ki, seyircide!
Sanırım, görsel-yazılı bir kısım basının bu filmleri şişirmelerine karşın sinema izleyicisi Eylül ayından bu yana bir mesaj vermeye başladı. Kötü olana, kalitesize son birkaç yıldır gösterdiği ilgiyi göstermiyor. Sonuçta, bu tuhaf, yanlış, her önüne gelenin kendini yönetmen / oyuncu zannettiği gidişatı yine seyirciler düzeltecek.
Ali Ulvi Uyanık/ sinema.ekolay
Hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan olabilmek için "yorumla" butonunu tıklayınız.
282